Merhaba Sevgili Tarafsız Ses okurları.
Yine aylardan Kasım ve yine içimizde bir hüzün. Bir gün sonra Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün 86. ölüm yıl dönümü ve bizler yine sabah saat 09:05’te nerede olursak olalım kalbimizdeki hasret ve sevgiyle bu büyük insanı anmak için saygı duruşunda bulunacağız. Milyonlarca kalp yine aynı anda, aynı şekilde atacak. İçimizde hasret ve aşk ile Atatürk’e olan bağlılığımızı tüm dünyaya ilan edeceğiz. Yine tüm dünya haber kanalları televizyondan Türk Milleti’nin Ata’sına olan bağlılığını büyük bir gıpta ile izleyenlerine aktaracak.
Ancak içinden geçtiğimiz bu zor günlerde Atatürk’ü anmak kadar önemli olan bir kavram da Atatürk’ü anlamaktır. Aksi takdirde içinden çıkılamaz zannettiğimiz bu zorluklar karşısında yeni bir Atatürk beklemeye devam etmekten bir adım ileri gidemeyiz.
Şu günlerde sıklıkla duyduğum bir cümle var: “Artık hiçbir şey düzelmez. Şu an daha zor. Bir şey yapamayız” Peki gerçekten öyle mi? Bizlerin içinde olduğu şartlar Atatürk’ün içinde olduğu şartlardan daha mı zor? O halde size birkaç soru sorayım ve cevabı birlikte arayalım:
- Siz henüz 7 yaşında babanızı kaybettiniz mi?
- Siz 8 yaşında okuduğunuz okuldan ayrıldınız ve bir köyde yaşamak zorunda kaldınız mı?
- Siz 24 yaşında tutuklandınız ve bir hücrede, tek başınıza 2 ay yaşamak zorunda kaldınız mı?
- Siz 30 yaşında cephede savaşırken, doğup büyüdüğünüz şehir; hem de anneniz ve kardeşiniz oradayken düşman tarafından işgal edildi mi?
- Sizin 37 yaşında komutanı olduğunuz ordu dağıtıldı mı?
- Siz 38 yaşındayken aşkla bağlı olduğunuz mesleğinizden ve tüm görevlerinizden ayrılarak, hakkınızda tutuklama kararı ile uzaklaştınız mı?
- Ve en önemlisi siz 39 yaşındayken hakkınızdaki idam fermanını cebinize koyarak hareket etmek zorunda kaldınız mı?
Bunların bir ya da birkaçını yaşadıysanız muhakkak zor bir hayatınız olmuştur. Ancak tamamını yaşamadıysanız içinde olduğunuz şartları Atatürk ile karşılaştırmak ve daha zor bir dönem geçiriyoruz demek gerçekten haksızlık olur. İşte bu pencereden baktığımızda Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, içinde olduğun vaziyetin ahval ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu ahval ve şerait çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.” sözleri daha da anlamlı hale gelmektedir.
ÖĞRETMEN MAAŞLARI
Konuyu Atatürk’ü anlamaktan açtığımıza göre devamını da Atatürk’ten tüm devlet adamlarına örnek olacak bir anıyla tamamlayalım. Kıymetli yazar Yaşar Gürsoy’un İnkılap Yayınlarından çıkan “Atatürk’ün Berberi – Hoşçakalın Çocuklar” kitabından alıntıladığım ve benim de “Baba Bana Atatürk’ü Anlat” isimli eserimde yer verdiğim Atatürk’ün öğretmen maaşları ile ilgili anısı şu şekilde:
1929 yılının kış döneminde her zamankinden daha zorlu bir kış geçmekte idi. Böyle zorlu bir gecede Çankaya Köşkü’nde yine misafirler ağırlanmış ve aynı zamanda devlet işlerinin de konuşulduğu meşhur Çankaya sofrası sabaha karşı dağılmıştı. Yoğun kar yüzünden dağlarda yiyecek bulamayan kurtların köşkün çevresine kadar indiği de yine köşkün penceresinden görünmekte idi. Sofra dağıldıktan sonra yatmaya geçen Gazi Paşa kısa bir istirahat sonrasında uyanarak berberi Mehmet’i çağırtmıştı.
Mustafa Kemal’in emir eri, berber Mehmet’i “Çabuk ol Mehmet! Paşa Hazretleri Ankara dışına gezintiye çıkacakmış, bir telaş var...” diyerek uyandırmıştı. Berber Mehmet, tıraş malzemelerini hazırlayıp Atatürk’ün yanına gittiğinde Gazi Paşa çoktan berber koltuğuna oturmuş ve her sabahki gibi traş olmak için beklemekteydi. Bu esnada Mehmet’in de kendileri ile geleceğini kendisine söylemişti.
O esnada, Atatürk’ün arkadaşlarından Kılıç Ali de davet üzerine köşke erkenden gelmişti ve bu acil gezinin de sebebi anlaşılmıştı:
Mustafa Kemal Paşa, Kırşehir’deki öğretmenlerden maaşlarını birkaç aydır alamadıklarına dair şikayet mektubu almış ve bir gece önceki sofrada bunu ilgili bakana sorduğunda “Havalar kış, belki de onun için postalar işleyememiştir.” cevabını aldığında “O halde şimdi biz de sofradan kalkar, gider, yolu açarız hem de Kırşehir’de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz” diyerek cevap vermişti.
Sabah tan ağarmadan yola çıkılmış ve zorlu kış şartlarının etkisi ile de puslu havada kafile bir ara yolu kaybetmiş ve sonrasında da araçlar kara saplanmıştı. Bu nedenle de yakındaki bir köy kahvesine sığınılmıştı. Paşa, burada beraberindekilere harp okulunda yaşadığı şu anısını anlattı:
“Biz Harbiye’de okurken bir kış gene böyle çok şiddetli geçiyordu, okulun sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar müdüre çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa... Kendisini görmek için izinler aldım. Huzura çıktık, soba meselesini açtık. Paşa birdenbire gürledi: ‘Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah efendimizin nimetleri gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın, nankörler!’
Baktık, müdürün sobası gerçekten gürül gürül yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları da böyle yanmakta...”
Bir müddet sessizlikten sonra çevresindekilere şu soruyu yönetti:
“Çocuklar, biz Çankaya Köşk’ünde bazen, Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatmış olmayalım?”
Gazi Paşa ve beraberindekiler daha sonra tekrar yola çıktılar ve Kırşehir’e ulaştılar. Burada öğretmenlerin sorunlarını ilk ağızdan dinledikten sonra da Yozgat’a hareket ettiler.
Yine gezinin devamında Mustafa Kemal beraberindekilere şu çok önemli cümleyi söylemişti: “Dilediğin zaman gidemediğin yere, nasıl vatanım diyebilirsin”
Umarım tüm devlet adamlarının samimi bir şekilde Atatürk’ü anladığı ve izinden gittiği günleri görürüz.
Sevgi ile kalın, Atatürk ile kalın.
(Kaynaklar: Öğretmen Maaşları anısı – Atatürk ve Berberi – Hoşçakalın Çocuklar, Yaşar Gürsoy, İnkılap Yayınları / Mektepler Nazırı Mirliva (Tuğgeneral) Zülüflü İsmail Paşa Fotoğrafı: Sermet Taktak Arşivi)