YAŞAR EYİCE
*- SAKIN HA!
Bana söylenen şuydu:
‘PTT’yi tercih etme, sıradan bir kargo şirketini tercih et!’
Söyleneni yapmadım, meğer haklılarmış!
Halbuki ben çok sık görüyordum, içinde genç sürücülerin olduğu üzerlerinde, kendine has renkli PTT yazısı bulunan araçlarla, yollarda adeta fink atan bu dağıtım araçlarına…
Kibar ve değerli bizim mahallenin PTT mensubuna ‘Yorulmasın’ diye bir küçük, sanıyorum elektrikli motosiklet bile vermiş, duyarlı yöneticileri olduğunu da düşünüyordum.
Çok önemli bir işim için, İstanbul’dan İzmir’e bir noter vekaleti göndermek istedim.
Nöromatik (Bacaklarımın sıkıntısı nedeniyle) nedeniyle hemen İzmir’e dönemeyeceğim ve işimi takip edemeyeceğim için bu Noter vekaletini çıkardım ve sırasıyla Beşiktaş’ın Arnavutköy ve Bebek semtlerindeki PTT’lerini kapattığı için, Ortaköy’e gittim…
“Benim için çok önemli!’ diyerek ‘Ne zaman İzmir’e gider!’ diye sordum.
‘Yarın’ dedi.
Sonra devam etti:
‘Ama İzmir’in dağıtımı ne zaman yapacağını bilemem!’
Ben de bilmiyorum…
Bu satırları yazdığımda halen bir haber yok…
‘Yağmur yağdı böyle oldu!’ mu desem acaba?
Altıncı gün vekaleti gönderdiğim, İzmir Çeşme’deki dostum, sıradan bir notere gidip, yüksek bir ödeme yaparak bir başka tasdiklisini almaya çalışacak.
Ben kendi kendime yanıyorum:
‘Neden söyleneni yapmadım, demek ki bir bildikleri varmış PTT” için…
Nerede bizim PTT’miz?
Nerede bizim postacı abilerimiz, amcalarımız?
Şimdi ‘ablalarımız’ da var, ama neredeler?
Yağmurdan ıslanmamak için bir yere mi sığındılar?
Yöneticiler ne yapıyor?
Türk Telekom gibi paraları mı sayıyorlar?
‘Yazık’ kelimesini bile çok görüyorum…
Siz siz olun, arada da olsa, size yol gösterenlere inanıp güvenin, ben ‘PTT’yi boş ver!’ diyenleri dinlemedim, sıkıntıya girdim…
İnanıyorum ki, bin bir dereden su getirip, kendilerini haklı çıkarırlar bu yönetici takımları…
*- DİNLEMEZLER
Helen Mirren bir zamanlar şöyle demiş:
Biriyle tartışmadan önce kendinize sorun, o kişi zihinsel olarak bile farklı bir bakış açısı kavramını kavrayabilecek kadar olgun mu?
Çünkü eğer değilse, kesinlikle bir anlamı yok…
Her tartışma enerjine değmez.
Bazen kendini ne kadar net ifade edersen et, karşısındaki kişi anlamak için dinlemez - tepki vermek için dinler.
Kendi bakış açılarına takılıp kalmışlar, başka bir bakış açısına bakmak istemiyorlar ve onlarla etkileşmek sadece sizi tüketiyor.
Sağlıklı bir tartışma ile anlamsız bir tartışma arasında fark vardır.
Açık görüşlü, büyümeye ve anlayışa değer veren biriyle yapılan sohbet, aydınlatıcı olabilir - kabul etmeseniz bile.
*- SAPTIRIP, YOK SAYARLA
Ama kendi inançlarının ötesini görmeyi reddeden birini ikna etmeye çalışmak?
Bu duvarla konuşmak gibi.
Ne kadar mantıklı, doğru ortaya koyarsan koy, yanlış olduğun için değil, diğer yüzünü görmek istemedikleri için sözlerini çarpıtacak, saptıracak, yok sayacaklardır.
Olgunlaşma, bir tartışmayı kimin kazandığı ile ilgili değildir - bir tartışmanın ne zaman yapmaya değer olmadığını bilmektir.
Huzurunun, fikrini değiştirmeyeceğine karar vermiş birine, bir noktayı kanıtlamaktan daha değerli olduğunun farkına varmaktır.
Her savaşın verilmesine gerek yoktur.
Her insan senin açıklamayı hak etmez.
Bazen yapabileceğin en güçlü şey çekip gitmektir - söyleyecek bir şeyin olmadığı için değil, bazı insanların dinlemeye hazır olmadığını anladığın içindir.
Ve bu senin taşıman gereken bir yük değil.”
*- YILMAZ HOCAM...
“Nereden nereye?” deriz ya, herhalde bu Eskişehir’i Eskişehir yapan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen ile önceleri çok konuları ele alarak yazmıştım.
Gençlere hatta hepimize örnek olması için bugün yine bu büyük değerimizi ele alıyorum.
İbretle okumanızı öneriyorum.
İşte Yılmaz Hocam;
“Annesi Trakya'dan göç etmiş Ayşe Hanım.
Babası Eskişehirli Belediye mutemeti İhsan Bey.
Küçüklüğü yokluklar içinde geçti.
Galvanizden yapılmış küçük bir su haznesinin önündeki muslukta diş macunu yerine karbonat kullanarak dişlerini fırçaladı.
İnkilap İlkokulunda disiplinli öğretmeni Mustafa Gülümser'den okuma yazmayı öğrendi.
Babasına mandolin parası pahalı gelince resim yapmaya başladı. Yetenekli olduğu İçin suluboya resmi değil suluboyayı kendisi yaptı.
Evlerinin hemen yanındaki Sepetçi köyü lületaşı ocakları sahibi Musa Girgin'in oğlu İlhan'dan lületaşı yapmayı öğrendi.
Halkevinde Karagöz ve Kukla'ya olan merakıyla el becerisini geliştirdi.
*- MÜEZZİN BİLE OLDU
Meydanlarda, hatta özel toplantılarda söylenenleri atlıyorum, onlara şunu öğreteyim yeter;
“Tekke Camii imamı Şifavermez Hoca'dan din dersleri alıp bir dönem İhsaniye Camiinde müezzinlik yaptı.”
Şimdi devam ediyorum:
Çizimleri o kadar güzeldi ki Eskişehirli karikatürcü Pertev Ergün ile beraber Saksağan gazetesinde karikatür çizmeye başladı.
Lisede sınıf arkadaşlarıyla oynadığı Ahmet Kutsi Tecer'in Köşebaşı adlı tiyatrosunda gayet başarılı oldu.
Edebiyat günlerindeki münazaralarda hep en öndeydi.
Sadece bir mikrofonla Lisede bir radyo lise istasyonu kurdu.
Hayali Ankara Radyosu gibi seyircili programladı.
Eskişehirde yayın yapan bu Lise Radyosunun yarışma programında 57. Hükümetin Tarım Bakanı Mahmut Erdir'e sorular sordu.
*- KAZANDI, AMA!..
Resim öğretmeni Nevzat Bey'in tavsiyesiyle İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girdi, kazandı, maddi imkansızlıktan İstanbul'a gidemedi ve Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine devam etti. Bir yandan da Her Sabah isminde Gazetede gazetecilik yapıyordu.
Bu yıllarda Eskişehir'e galaya gelen Neriman Köksal, Feridun Çölgeçen ve Atıf Kaptan ile röportaj yaptı.
Hocaların Hocası Prof. Dr. Orhan Oğuz'dan çok şey öğrendi.
Anayasa Hukuku dersine giren Tarık Zafer Tunaya, ünlü karı koca hukukçular Nermin-Yavuz Abadan'ı dinledi.
Eskişehir'de ilk belediye Tiyatrosunun kurulmasının önemini Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner'e anlattı.
*- BÜYÜK HİZMET
Prof. Dr, Yılmaz Büyükerşen anlatılmaya doyulamayacak kadar önemli bir bilim adamımız, siyasetçimiz ve çok önemli yöneticimiz.
Önceden olduğu gibi anlatmaya devam ediyorum:
“1971'de öncülüğünde Eskişehir'de mahalli istasyonla Televizyon yayını yapıldı.
Akademi TV ile Eğitim Enstitüsü kuruldu.
Rektörlüğünde AÇIK ÖĞRETİM FAKÜLTESİ adı altında inanılmaz bir girişimde bulunarak tüm Türkiye'ye televizyonla uzaktan eğitim ve öğretim sağladı.
Binlerce öğrencinin hayata hazırlanmasına olanak verdi.
Belediye Başkanı seçildi Eskişehir'i yeni baştan yarattı.
Sanayi atıklarından ve kokudan yanından geçilmeyen Porsuk Çayında şu anda Gondollar, Motorlar yurtiçi ve yurtdışından gelen turistleri gezdiriyorlar.
Farelerin cirit attığı Haller denilen yerde şimdi genci yaşlısı gelip kenti konuşuyor.
Balmumu Heykeller ve Cumhuriyet Müzesine kuyruktan gerilemiyor. Sazova Bilim Teknoloji parkına giren çıkamıyor.
Denizi olmayan Eskişehir Kentpark da kurulan plajda yüzme yarışları yapılıyor.
Opera ve Tiyatrolar bir liraya herkese açılıyor.
Devrim Arabaları gelenlere kapılarını açıyor.
Dünyanın dört bir yanından getirilen hayvanlar İçin öyle güzel bir park yapılmış ki kelimeler anlatmaya sınırlı kalır.
İşte bütün bunları yapan, yaptıran Prof. DR. YILMAZ BÜYÜKERŞEN ve ekibini, görünmeyen gizli kahramanları alkışlayalım, gurur duyalım...
*- KAYMAKAMIN OĞLU
Master Şef’te ilanlara girildikçe ‘Devam edecek!’ diye diye sonuca gelindi.
Ben de ‘öğretmenlerimizle ilgili her anlatım için aynı sözü söylüyorum:
‘Devam edecek!’
Emekli öğretmen Tahir Kayseri anlatıyor:
“1965 yılında Bayburt Kaymakamı olan Sebahattin Çakmakoğlu ile ilgili yaşanmış gerçek Bu hikâyeyi Veyselefendi İlkokulunda 1980 de okul müdürüm rahmetli Enver Özkandan dinlemiştim.
‘1965 yılında Kurtuluş İlkokulunda çalışıyorum.
İçişleri Bakanlığı, Valilik ve Kaymakamlık yapan Sebahattin Çakmakoğlu o tarihte Bayburt Kaymakamı olarak görev yapıyordu.
Sebahattin Beyin bir kızı birde oğlu var.
Oğlu Denizi 4.sınıfta Enver Özkan, kızı Alevi ise o tarihte yedek öğretmen olarak çalışan Yusuf Yılmaz 3.sınıfta okutuyor.( Prf.Dr. Alev Çakmakoğlu Kuru Ankara Gazi Üniversitesinde öğretim görevlisidir.)
Enver abinin öğrencisi olan Deniz her nedense bir kabahat işlemiş. Enver abide hafif kulağından tutmuş veya azarlamış.
Ertesi gün ise Deniz okula gelmemiş.
Enver abi endişelenmeye ve heyecanlanmaya başlamış, strese girmiş. Bu çocuk okula niye gelmedi?
Acaba babası kaymakama bir şey mi söyledi veya ne anlattı!
*- GÖZÜ PENCEREDE
Enver Hoca Bir taraftan ders verirken bir taraftan da gözü hep pencereden dışarda okulun bahçesindeymiş.
Dersin yarısına doğru kaymakamın cipi okulun bahçesine girmiş.
Cipten Kaymakam Sebahattin Bey, kızı Alev ile oğlu Deniz çıkıp okula girmişler.
Enver abide stres ve heyacan doruk noktasında.
Acaba kaymakam bir şey mi söyleyecek.
Enver abi bu minval üzere iken Kaymakam Bey sınıfın kapısını vurarak içeri girer…
*- DERİN ‘OHH!’ ÇEKTİ
Kaymakam Enver abiye günaydın dedikten sonra;
‘Hocam Deniz dün sınıfta bir kabahat işlemiş.Onun için senden özür dilemeye geldi.’ deyince Enver abi derin bir oh çekerek rahatlar.
Öyle ya bugüne bugün amiri…
Sonrada Sebahattin Bey sözüne devam ederek:
‘Hocam eskilerin dediği gibi eti senin kemiği benim.’ Der, tokalaşarak ‘Allaha ısmalardık’ diyerek, sınıftan ayrılır
İşte Büyüklük bu.
İdarecilik bu.
Öğretmene verilen değer bu...”
Emekli öğretmen Tahir Kayseri’ye bu anlatımından dolayı teşekkür etmeliyiz.
İçimize su serpen bir konu…
Bir de zamanımıza bakalım, daha yakına geçen aya, ‘Kütüphaneyi’ savunan bir yönetici öğretmenimiz, sıradan bir belediye başkanının isteği üzerine görevden alınıyor ve gururuna dokunduğunu için canına kıyabiliyor.
Sözün bittiği nokta!
*- KUTSAL KİŞİ
Sevgili ve değerli meslektaşım Nurten Özdikiciler’den öğrendiğime göre; Abhaz panteonunda ‘Afı Афы’ yıldırım ve ‘Yıldırım Tanrısı’ demek. Yıldırımın çarptığı kişi ona ait ve kutsal kabul ediliyor.
‘Abhazya Etnografyasına İlişkin Materyaller’i okuyan, okumaya hiçbir zaman doğmayan Nurten Özdikiciler, yarışma sorusu olabilecek ilginç konuyu, ‘Yıldırım Çarpma’ olayını şöyle özetliyor:
“Bunun için özel ayin, ritüel gerçekleştiriliyor.
Buna da “Afıraşüa Афырашва” deniyor.
Abhazlar arasında eski çağlardan beri bilinen bu ritüelin yakın tarihe kadar birçok farklı uygulamaları gözlemlenebiliyordu.
Abhazya’nın Açandara köyünde bir kişiye yıldırım çarptığında bu kişi hayatta kalırsa, eski Abhaz inancına göre, hemen yanına, yere çakılan dört sütundan ve tepesinde çapraz çubuklardan oluşan bir platform ‘Aşüamkiax Aшэамкьиах’ inşa edilir.
Bu platform 1 - 1 1/2 metre yüksekliğinde olabilir; Ceviz ağacının veya fındığın dallarından yapılır.
Ardından beyaz bir keçi kesilir ve yaralı olan kişi Afıraşüa eşliğinde yerden kaldırılarak platform üzerine yerleştirilir.
Daha sonra el ele tutuşarak platformun etrafında dairesel bir dans ve Afıraşüa şarkısı söylenir.
Bu sırada ritüele katılan tüm katılımcıların beyaz giyinmesi gerekir.
Bu törenin ardından yaralı platformdan alınarak evine götürülüyor. Açıklanan ritüelleri gerçekleştirmeden, yıldırım çarpması sonucu sersemlemiş veya yaralanmış birini almak imkânsızdır.”










